DRT23'E HOŞ GELDİNİZ...

Birçok konuda güncel haberlerin ve makalelerin yer aldığı düşünsel paylaşım blogu.

DÜNYACA ÜNLÜ DÖRT ÜNİVERSİTENİN TARİHİ BAĞLARI

Oxford, Cambridge, Harvard, Yale...

PEDAGOJİK FORMASYON VE EĞİTİM SİSTEMİNİN ÇIKMAZLARI

Üniversite kontenjanları ne kadar gerçekçi?

WORK AND TRAVEL

Work and Travel üniversite öğrencilerine yaz aylarını ABD'de çalışarak ve gezerek geçirme fırsatı sunuyor.

PROSOPAGNOSIA

Kendi yüzünü bile tanıyamayan kadının hikayesi

Dünyaca Ünlü Dört Üniversitenin Tarihi Bağları

Oxford Üniversitesi, İngiltere

Üniversiteleri sadece yüksek öğretim kurumları olarak algılamak çok şeyi göz ardı etmek olur. Bir üniversite tarihiyle; bulunduğu şehre, ülkeye ve hatta dünyaya yaptığı etki ile; kendi gelenekleri ve ekolüyle ele alınmalıdır. Daha önce DRT23'te dünya üniversiteleri sıralamalarıyla ilgili yazılar yazmıştım. Bu defa, yüksek öğretimle ilgili olan herkesin az çok bildiği dört dünya markası üniversiteyi farklı bir bağlamda bir araya getiren bir yazı yazıyorum. Çok az kişinin bildiği, tarihi detaylarda gizli ilginç bir bağlantılar silsilesi bu dört üniversiteyi bir araya getiriyor.

İlk önce Oxford Üniversitesi'yle başlayalım: 1096 yılında derslere başlayan Oxford Üniversitesi, Bologna Üniversitesi'nden sonra hala ayakta olan en eski ikinci üniversitedir. İngiltere'nin ve dünyanın en saygın okullarından biri olan Oxford'un sloganı "Tanrı ışığımdır"dır. Oxford eğitimine 20 binden fazla öğrencisiyle devam etmektedir.

Cambridge Üniversitesi, İngiltere

İkinci okulumuz yine İngiltere'den: Cambridge Üniversitesi. İngiltere'nin en köklü ikici üniversitesi olan Cambridge, bölge halkı ile Oxford öğrencileri arasındaki anlaşmazlık sonrası Oxford'dan ayrılan akademisyenlerce 1209 yılında kurulmuştur. Aralarında tarihi bağ olan İngiltere'nin en saygın bu iki okulu arasında büyük bir rekabet süregelmektedir. Bu iki okul kısaca "Oxbridge" tabiriyle de adlandırılır. Mottosu "Buradan ışık ve kutsal yudumlar (ile aydınlandık)" olan Cambridge hala 18 binden fazla öğrenciye sahip. Sıklıkla dünya üniversiteler sıralamalarında ilk sıraya seçilen Cambridge, 65 Nobel Ödülü ile başarısını belgelemektedir. 

Harvard Üniversitesi, ABD

Üniversite deyince birçok kişinin aklına ABD'nin en köklü üniversitesi olan Harvard gelir. 1636 yılında kurulan okul ABD'nin ilk üniversitesidir. Okula adını veren John Harvard sanılanın aksine üniversitenin kurucusu değil, ilk bağışçısıdır. Massachusetts Koloni yönetimince kurulmasına karar verilen okula din adamı John Harvard servetinin yarısını ve kütüphanesini bağışlar ve bunun üzerine okula onun adı verilir. Bir başka tarihi bağlantı da şudur: John Harvard Kuzey Amerika'ya İngiltere'den göç etmiştir ve eğitimin Cambridge Üniversitesi'nde tamamlamıştır. Hatta bu nedenle Harvard Üniversitesi'nin bulunduğu bölgeye Cambridge adı verilir. Sloganı "Hakikat" olan okul hala 21 binden fazla öğrenciye sahip.

Yale Üniversitesi, ABD

Üniversiteler arası tarihi yolculuğumuzda son durağa geldik: New Heaven, Connecticut. Dünyanın en saygın üniversitelerinden bir diğeri olan Yale Üniversitesi, ABD'nin en eski üçüncü yüksek öğretim kurumudur. 1701 yılında Connecticut Koloni yönetimince kurulması kararlaştırılan okulun temelleri 10 bakandan oluşan bir grupça atılmıştır. Yale'i bir önceki okulumuz olan Harvard'la bağlantılı kılan işte bu kurucular gurubudur; çünkü kurucuların onu da Harvard mezunudur. Okula ismini veren kişi ise yüksek meblağda bağışla okula katkı yapan tüccar Elihu Yale'dir. Yale'in mottosu da tarihi bağları olan yukarıdaki üç okulunkine benzer: "Işık ve Hakikat". Yale 11 binden fazla öğrencisiyle eğitime devam etmektedir.

Belki başka üniversiteleri de tarihi açıdan bu gruba bağlayan olaylar vardır. Burada yazdıklarım ilginç bir şekilde dünyanın en iyi üniversitelerinden dördünü birbirine bağlayan kuruluş hikayeleriydi.

Pedagojik Formasyon ve Eğitim Sisteminin Çıkmazları


Ne yazık ki ülkemizde eğitim sistemi bir türlü oturamadı. Sürekli birşeyler değişiyor ve olan öğrencilere oluyor. Sınav sistemlerinin değişmesine artık alıştık da eğitimin ana unsurlarından olan öğretmenin nasıl yetiştirileceği bile belli değil.

Haberlerde görmüşsünüzdür; fen-edebiyat fakültelerinde okuyan öğrencilere artık pedagojik eğitim verilmeyecek, öğretmenlik şansları ellerinden alınacak diye. "Şans" diyorum, çünkü bu bir "hak" değil - ya da değildi. Bildiğim kadarıyla birkaç yıl önce verilen bu şansla pedagojik formasyon alan fen, edebiyat ve bazı diğer fakültelerde okuyan öğrencilere mezun olunca öğretmenlik yolu açılmıştı. Şimdi, dinamik (!) eğitim sistemimizin bir neticesi olarak bu uygulamadan vazgeçildi. Peki binlerce genci öfkelendiren bu karar yerinde mi?

Aslında öte yandan eğitim fakültelerinde okuyan gençleri de sevindirdi bu karar. Nihayetinde, zorlu öğretmen atama yarışında birçok rakipleri elendi. Aslında her iki gruptakiler de haklı. Ama doğru olan bu uygulamanın kaldırılmasıydı. Çünkü, öğretmen olmak isteyenler eğitim fakültesinde okuyor ve "öğretmen" ünvanıyla mezun oluyorlar. Öte yandan başka fakültelerden mezun olan kişilerle atama yarışına girmek zorunda bırakılıyorlardı. Sonuçta bu insanlar öğretmen olma amacıyla üniversite tercihini yapmış ve muhtemelen diğerlerine göre ÖSS'de daha yüksek puanlarla yerleşmiş kişiler. Ülkedeki ihtiyaç fazlası öğretmen sayısını (ya da istihdam edilemeyecek kadar çok öğretmen sayısını) göz önünde tutunca, az olan kadrolara atanması gereken kişiler eğitim fakültesi mezunları olmalı.

Şimdi, fen-edebiyat fakültesi mezunları kızmasın. Biliyorum, öfkelisiniz ve kısmen de haklısınız. Çünkü, bugün bu uygulamanın sonlandırılması ne kadar doğruysa, birkaç yıl önce başlatılması da o kadar yanlıştı. O zaman öğretmen ihtiyacı mı vardı? Yoktu ama herşeye rağmen her yıl arttırılan kontenjanlarıyla fen-edebiyat fakültelerinin daha cazip hale getirilmesi gerekiyordu. Ben kendim de bir fen fakültesi mezunu olarak şunu belirtmeliyim: Fen fakültesi bilim insanı yetiştirir. Ya da en azından bilimle ilgili yan alanlarda (ilaç-kimya sanayi ar-ge dışı işler, bilim yazarlığı vs.) çalışabilecek insanlar yetiştirir. Ancak hemen her üniversitede fen fakültesi mevcut ve kontenjanlarda oldukça fazla. Sorulması gereken soru şu: Türkiye'nin her yıl bilmem kaç bin biyologa, fizikçiye, matematikçiye, kimyagere ihtiyacı var mı? Yoksa mezunlar alakasız işlerde çalışmak zorunda mı kalıyorlar? Ya da, daha da kötüsü, işsiz mi kalıyorlar?

"Hızla Artan Üniversite Sayısı" başlıklı yazımda, başlıktan da anlaşılacağı gibi, kısa zamanda bu kadar çok üniversite açmanın gerçekçi olmadığını yazmıştım. Üniversite sayısı gibi ve hatta daha önemli olarak fakülte ve bölüm kontenjanları daha gerçekçi bir şekilde yeniden belirlenmeli ve her yıl arttırılmamalı. Ancak böylece insanları aldatan sisteme biraz olsun çeki düzen verilebilir.

Work and Travel

Work and Travel ("Çalış ve Gez") programı, üniversite öğrencilerine yaz aylarını Amerika Birleşik Devletleri'nde çalışarak ve gezerek geçirme fırsatı sunar. Her yaz dünyanın birçok ülkesinden üniversite öğrencileri, ABD'nin çeşitli yerlerinde birkaç ay çalışıp sonra da gezmek için bu programa katılıyorlar. Hem ABD'de iş tecrübesi - elbette okuduğunuz alanla ilgili değil - kazanma fırsatı sunuyor bu program hem de İngilizce'nizi dinleyerek ve konuşarak geliştirme şansı veriyor. Kalan zamanda biriktirdiğiniz parayla çeşitli şehirleri ve diğer yerleri gezebiliyorsunuz.

Ben de lisans yıllarımda bu programa katılmayı ciddi şekilde düşündüm ama katılmadım. Öncelikle karar verdikten sonra erken bir zamanda işlemlere başlamak gerekiyor. Bunun için güvenilir bir aracı kurum bulmak, pasaport ve vize başvurularını halletmek ve uçak bileti almak gerekiyor. Bunlar için belli bir başlangıç bütçesine sahip olmanız gerekiyor. Aracı kurum tercihi çok mühim çünkü çalışacağınız işi, kalacağınız yeri onlar ayarlıyor; bir sorun çıkarsa onlar size yardım ediyor. Araştırma safhasında çeşitli sözlükleri ve forumları okuduğumda gördüm ki ciddi sorunlarla karşılaşanlar oluyor: aracı kurumun gönderme işleminden sonra ilgilenmemesi, ağır iş şartları, kalacak yer bulamamak vb. Gittiğine pişman olanların yanı sıra çok iyi bir tecrübe edinme ve eğlenme şansı olanlar da var. İkinci gruba dahil olmak için Work and Travel öncesi iyi araştırma ve planlama yapmak ve biraz da şans gerekiyor.

Eğer biraz birikmiş paranız ve maceraya atılma isteğiniz varsa, ABD'yi gezmek ve görmek istiyorsanız, İngilizcem gelişsin diyorsanız ve McDonald's da kasiyer olmak ya da otelde temizlik görevlisi olmak gibi işleri yaparım diyorsanız Work and Travel tam size göre. Ama önce iyice bir araştırın ve okulunuzda veya çevrenizde daha önce Work and Travel'e katılmış tecrübeli kişilerle görüşün derim. workandtravel.net gibi internet sitelerini ve ekşi sözlük gibi sözlüklerdeki ilgili yazıları da okuyun.

Prosopagnosia


Bu dönem Neuroscience (Sinirbilim) dersi aldığımdan olsa gerek, toplumda nadir görülen sıradışı nörolojik vakalar ilgimi çeker oldu. Geçtiğimiz günlerde hiçbir şeyi unutmayan, geçmişe dair en ince detayları bile hatırlayan Jill Price'dan bahsetmiştim ("Hiçbir Şeyi Unutmayan Kadın"). Başka bir yazımda da bu durumun tam tersinden bahsetmiş, hafızası birkaç dakikada bir sıfırlanan Clive Wearing'in hikayesini anlatmıştım ("Zamanda Kaybolan Adam"). Bu yazılarımda bahsettiğim hastalık veya anormallikleri yaşayan insanlar elbette hikayelerini yazdığım bu iki kişiyle sınırlı değil. Bu yazımda da yine başka bir nörolojik hastalıktan bahsedeceğim, yine bir vaka üzerinden.

Terry Sweeny beyninde hasara yol açan kazayı yaşadığı zamana kadar bir itfaiyeciymiş. Kazanın beyninde yol açtığı hasar ömrünün geri kalanını sıradışı bir şekilde etkiliyor. Kaza Terry'de prosopagnosia adlı ender bir hastalığa sebep oluyor. Beynin fusiform gyrus (temporal lobda) bölgesinin hasar görmesi neticesinde prosopagnosia hastaları yüz tanıma yeteneklerini yitiriyorlar.



Videoda izleyebileceğiniz gibi, Terry annesinin bile yüzünü tanıyamıyor. Bir yüze baktığını biliyor ancak beyninin yüzler ile kişilere ait öğrenilmiş bilgileri harmanlayan bölgesi zarar gördüğü için baktığı kişinin kim olduğunu tanıyamıyor. Ancak ses, giydiği elbise gibi diğer ipuçları gündelik yaşamda karşılaştığı insanları tanıması için ona fırsat veriyor. Videoda da görüldüğü gibi Terry, fotoğraftaki kendi yüzünü bile tanıyamıyor.

Aslında sahip olduğumuz çok değerli birçok şeyin öneminin farkında olmadan yaşıyoruz. Aktardığım vakalar da bize böylesi değerli detayları hatırlatıyor ve yeryüzünde çok nadir hastalıklarla hayata tutunmaya çalışan insanlar olduğunu bir kez daha gösteriyor. Elbette Jill Price vakasında olduğu gibi beyindeki anormallikler bazen hastalık değil de yetenek olarak da karşımıza çıkabiliyor.

Ayın Evrimi


Ay, Dünya'mızın gece lambası gibi; binlerce yıldır Güneş'ten mahrum kalınan gece vaktini aydınlattı. Ancak gökyüzünde asılı duran bu devasa taş kütle her zaman bugün olduğu gibi değildi. Milyarlarca yıl içinde uzayın engin ve ürkütücü karanlığında, boşluktan gelen tehlikelere maruz kaldı. Mars büyüklüğünde bir gök cismi 4 milyardan uzun süre önce Dünya'ya çarptığında kopan parçalar Dünya'nın yerçekiminden kurtulamadı ve bir araya geldi. Sonra sayısız meteor çarpması, volkanik aktiviteler ve benzeri ile sürekli evrilen Ay, bağrından koptuğu Dünya'ya vefa gösterircesine yorulmaksızın döndü onun etrafında ve olabildiğince yansıtmaya çalıştı Güneş ışığını. Bu yavaş dönüşüm NASA'nın hızlandırılmış canlandırma videosunda gözler önüne serilmiş.

Hiçbir Şeyi Unutmayan Kadın

Salvador Dali'nin 1931 tarihli "Belleğin Azmi" tablosu

"Zamanda Kaybolan Adam" başlıklı yazımda ciddi bir amnesia vakası olan Clive Wearing'den bahsetmiştim. Wearing'in beyni yaklaşık her 30 saniyede bir hafızasını sıfırlıyor ve yeniden başlatıyor. Bu nedenle Wearing için geçmiş ya da gelecek bir anlam taşımıyor. Geçmişi hatırlamadığı gibi hafızası yeni şeyleri de kaydetmiyor. Aslında hafızasız olmak bir durumun iki ekstrem ucundan biri. O halde sınırsız bir hafızaya sahip olmak nasıl birşey olurdu? Bu sorunun cevabını bilen biri var.

Jill Price'ın beyni diğer insanlarınkinden farklı. Bu yapısal farklılık nedeniyle neredeyse sınırsız bellek gücüne sahip. Nitekim Price inanılmaz bir hafızaya sahip. Yaşadığı hiçbir şeyi unutmayan Price size 20 yıl önce bugün öğle yemeğinde ne yediğini ya da 23 Şubat 1993'te annesiyle ne konuştuğunu anlatabilir. Jill Price'ın sıradışı öyküsünü abc'nin aşağıdaki YouTube videosunda izleyebilirisiniz.





30 saniyelik hafızaya sahip olmak kadar ürkütücü olmasa da sınırsız bir hafızanın duygusal olarak ne kadar zorlayıcı olduğunu da Price'dan dinliyoruz. Çünkü hayatının en zor ve sıkıntı verici anlarını hatırlayarak yeniden yaşayabiliyor. Sınırsız hafızanın bir hediye mi yoksa ceza mı olduğunu siz düşünün!

Böylesi vakalar ilginç olmanın ötesinde bilim için de oldukça önemli. Örneğin Jill Price'ı inceleyen bilim adamları beynin hafıza işlemiyle ilgili başka hiçbir örnekten elde edemeyecekleri çıkarımlarda bulunabilirler.

Uzay Mekiği Kalkışının Uçaktan Seyri


Uzay mekikleri insanoğlunun uzay macerasının sembolü gibidir. Her ne kadar NASA uzay mekiklerini kullanımdan kaldırmış olsa da (Yeni uzay araçları kullanmayı planlıyorlar.) bu emektar araçlar insanların hafızalarında yer edindi. NASA'nın en ünlü uzay mekiklerinden biri olan Discovery'nin 24 Şubat 2011'de son görevi için kalkışını uçakta uçuyorken görme fırsatı bulan NeilMonday kullanıcı adlı kişi bu güzel tecrübesini kaydedip videosunu YouTube'da paylaşmış.




Not: Bu sırada kaptanın espirili anonsu duyuluyor: "Uçağın sağındakiler, uzay mekiğinin kalkışını camdan izleyebilirsiniz. Uçağın solundakiler, uzay mekiğinin kalkışını izleyen, uçağın sağındaki insanları izleyebilirsiniz!" :)

Bu videoyu paylaşırken hatırladım: Benim resmim NASA'nın Face In Space etkinliği kapsamında Endeavour uzay mekiğinin 16 Mayıs - 1 Haziran 2011 arasında gerçekleştirdiği STS-134 uçuşu sırasında uzaya götürülmüştü. Hep istediğim birgün uzaya gitme hayalimi henüz gerçekleştirememiş olsam da resmimi uzaya gönderebildim.